"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yılan Dağı Efsanesi

Dersim’in ulu dağları meydan okuyordu asırlara. Doruklarda donmuş karlar güneş ışınlarıyla parlıyor, köpüklü kar suları, Dımılili genç bir kızın omuzlarından beline inen saçları gibi derin uçurumlu vadilere akıyordu.

loading...

Dersim’in ulu dağları meydan okuyordu asırlara. Doruklarda donmuş karlar güneş ışınlarıyla parlıyor, köpüklü kar suları, Dımılili genç bir kızın omuzlarından beline inen saçları gibi derin uçurumlu vadilere akıyordu. Ilık bahar havası yaşama sevinci veriyordu çiçeklerle kaplı yamaçlarda göveren ağaçlara.

Sırt sırta vermiş tepelerin eteklerine binlerce sürü yayılmıştı. Çan sesleriyle, keklik ötüşleri karışıyordu çobanların kaval seslerine. Sanki nefir çalıyordu. Dağları çevreleyen irili ufaklı tepelerin arkasındaki düzlükler ve otlaklar yayla alanlarıydı. Kabile ve boylar halinde yaşayan Dersimliler; yaz aylarında dağlara çıkıyor, kış olunca düzlüklere iniyorlardı.
Dağdakiler düzlükte yaşayanlara, düzlüktekiler dağdaki gizem dolu yaşama özeniyorlardı. Daha o zamanlar toprak işiyle uğraşmayı, ekip biçmeyi henüz bilmiyor, hayvancılık yapıp keçi ve koyun sürüsü besliyorlardı. Atları bir de güzel kısrakları binek olarak kullanıyor, sürüleri yaylalara çıkartıyorlardı.

Derler ki;

Dersimliler bir gelini kucağında bebeğiyle kurban vermişti dağlara.

Bir bahar günü, yaylalara çıkarmıştı çobanlar sürüleri. Kervan ağır yükleri dağların düzlüklerine taşıyordu. Kucağında bebeğiyle bir gelin peşlerinden yol alıyordu. Bebek acıkmış ağlamaya başlamıştı. Meşelerin gölgesine oturmuş, bebeğini emziriyordu gelin. Güneşe doğru yükselen ormanın güzelliği, kırmızı kır çiçekleri, gulurç kokuları arasında duygulanmıştı. Zamanın nasıl geçtiğini fark edememişti.

Kervan çoktan tepeleri aşmış, uzaklara ulaşmıştı. Gelin duygularından kurtulup kendine geldiğinde oturduğu yerden kalktı, kucağında bebeğiyle kervanın peşinden yola koyuldu. Aklı ve güzelliğiyle ün salmıştı Dersimliler arasında. Güzelleri güzel, çirkinleri çirkindi Dersimlilerin. Bir Tanrıça kadar güzel olan gelin, derin bir toplumsal terbiye ile yetişmişti. Dersimliler ona danışıyor, söylediklerini dinliyor, kıtlık kuraklık anında da bolluk bereket anında da onsuz iş yapmıyorlardı. Çobanlar sürüleri yayacakları otlakları, kervanlar konaklayacağı yaylaları ona danışıyorlardı.

Derler ki:

Bir rüya bir düş görse, gördükleri doğru çıkıyor, her dileği ve isteği kabul oluyordu. Gelinin geleceği gördüğüne inanıyorlardı. Söyledikleri gerçekleşiyor, iyilikleri, istekleri öğüde dönüşüyordu.

Bir hafta on gün önce bir düş görmüş endişelenmişti. Kimseye açmadı düşünü. Yaylaya çıkmaya hazırlananlara:

“Bu sene başka dağlara gidelim” dedi.

Dersimlilerin büyüklerinden kalma yayla yerlerini değiştirmek geleneklerinde yoktu. Yurtlarını bırakıp başka dağlara çıkmak olmazdı! Daha o zamanlar kadın sözü yerini yeni terk etmişti erkeğin sözünün yerine. Erkek sözüyle kadın sözü çatışıyordu. Biri baskın çıksın ötekine.

“Aklı kısa saçı uzun olur kadının” dedi, itiraz etti kocası.

Huzuru bozulmasın, kervan yolundan geri kalmasın diye açmadı kaygısını bir daha.

Kendisine göre kuralları vardı. Kimseye benzemiyordu. Kalktı hazırlık yaptı, bebeği kundakladı, kocasının ardından kervana katıldı. Sözünün dinlenmediğini görünce içinden söylendi:

loading...

“Öğüt  kadının elinden alındı artık!.”

Bebeği emzirdi yola koyuldu. Kucağında bebekle ormanda yürüyordu. Yolunu kaybetti. Rast gele yamaçlardan aşağı indi. Güçlükle ormanın derinliklerinde yürüyordu. Çalıları aşmaya çalışıyordu, karşısına yeni tepeler çıktı. Hangi yöne gideceğine karar veremedi. Durdu etrafı inceledi. Sağ tarafta sık ormanlar, uçurumlu kayalıklar vardı. Sol yamaca doğru tırmandı. İrili ufaklı tepeler çıktı karşısına yeniden. Yamaçtan aşağı derin vadiye doğru ilerledi. Etrafta tedirgin edici sessizlik vardı. İçine ürperti girdi, korktu.

“Kayboldum” dedi.

Kervanın başında en öndeydi kocası. Gelinin arkada yürüdüğünü sanıyordu. Konaklama yerine ulaştığında atları durdu, ağır yükleri indirdi. Herkes yayla yerine toplanmış, çadır kuruyordu. Gelmeyen kalmamıştı. Gelinin orada olmadığını anlayınca adamlarını aldı yanına, atına bindi geri döndü, Telaşla at sırtında ormanların arasında yamaçlardan aşağı indi. Onu arıyordu.

Gelin kucağında bebeğiyle vadide yürüyordu. Ansızın bir yılan çıktı karşısına. Yılan değil bir ejderhaydı… Ne yapacağını şaşırdı. Kucağında bebeği olan geline saldırdı ejderha. Panikledi kımıldayamadı yerinden gelin. Kendinden çok bebeği için korktu. Yılanın saldırısından kurtulmak ve bebeğini korumak için, bir çare aradı. Aklına çözüm gelmedi, çocuğunu kurtarsın diye bir yakarı ve dilekte bulundu.

“Beni bebeğimle burada, onun karşısında taş et!”

Yılanın süzüldüğü yerde, kucağında bebeğiyle her sözü kabul gören gelin bulunduğu yerde taş oldu.

loading...