enuma eliş

Antik Mezopotamya’da Bir Destan: Enuma Eliş

Enûma Eliš (Türkçeleştirilmiş: Enuma Eliş) Antik Mezopotamya’da yazılmış yaratılış destanına verilen isimdir. Bu ismin verilmesinin sebebi destanın başlangıç metninin ilk iki kelimesi olup, manası ”yukardayken” dir. Destan, yaklaşık 1000 satırlıdır ve 7 farklı çivi yazısı tabletine yazılmıştır.

Başlangıçta sadece su ve onun üzerinde salınıp duran sis mevcuttu.
Baba Apsu ortaya çıktı ve tatlı suların efendisi oldu, Ana Tiamat ortaya çıktı, tuzlu suları yönetti ve her iki su birlikte aktılar, Onların oğlu Mummu, suları kaplayan sislerin içindeydi. Ne yukarıdaki gökler ne de yeryüzü henüz ortaya çıkmamıştı. Sularin üstünde henüz ne bataklık ne de otlak araziler vardı. Ve henüz kamışlardan örülmüş barinaklar yapılmamıştı. Daha sonra, Apsu’nun tatlı, Tiamat’ın tuzlu sularının içinde
Anşar ve Kişar şekillenmiş ve sulardan dışarı çıkmışlardı.
Zamanı gelince, Anşar ve Kişar, göklerin tanrısı olan Anu’nun
ana babası oldular. Buna karşılık Anu, Ea’nın babası oldu. Onlardan
daha akıllı, daha anlayışlı ve güçlü olduğundan, sihir
kullanmada çok yetenekli olduğundan, Ea, hem babasını hem
de büyükbabasını geçti. Yeryüzü tanrısı oldu, büyük tanrılar
arasında rakibi yoktu.

Genç tanrılar bir araya geldiler ve çok güzel zamanlar geçirdiler.
O kadar başına buyruk idiler ki bu, Tiamat’ı rahatsız etti
ve taşkınlıkları onu gücendirdi. Zaman geçtikçe Ana Tanrıça
onlann davranışlarından nefret etmeye başladı, fakat onlara nasıl
davranması gerektiğini de bilemedi. Apsu’dan onlarla konuşmasını
istedi, fakat genç tanrılar Apsu’yu dikkate almadılar.
Apsu, Tiamat ve Mummu, sorunu tartışmak için bir araya
geldiler. Apsu şöyle konuştu: “Tanrıların davranışlarına tahammül
edemiyorum! Gece ve gündüz hiç durmadan yaygara yapıyorlar
ve hiç uyuyamıyorum. Umutsuzca huzura ve sessizliğe
ihtiyacım var. Eğer benim ricalarımı dinlemezlerse, gürültülerini,
yapabileceğim tek şekilde, yani onları yok ederek durdurmak
zorunda kalacağım.”

Kocasının sözleri Tiamat’ı sinirlendirmişti, şöyle yanıt verdi:
“Apsu neler hissettiğini çok iyi anlıyorum. Biliyorsun ben de
aynı sorundan yakınmıştım. Ama yine de senin çözümün çok
zalimce! Kendi yarattığımız çocukları mı yok edeceğiz? Davranışları
kaba ve oyunları çok can sıkıcı, fakat yine de anlayışlı olmayı
denemeliyiz.”
Mummu, Apsu’yu destekledi ve “Tiamat’ın bu konudaki
fikirlerini dikkate almamanızı öneriyorum” diye tavsiyede bulundu.
“Planınızı uygulayın ve otoritenize karşı geldikleri için
tanrıları yok edin. Gece ve gündüz, emirlerinize karşı itaatsizlik ediyorlar ve davranışları sizde huzur bırakmıyor.” Muinimi’nun düşüncesini duyduğu zaman, kafasındaki şeytani planı beğendiği için, Apsu’nun yüzü şevkle doldu.
Genç tanrılar, Apsu ve Mummu’nun kendilerine karşı olan komplosunu çabucak öğrendiler. Haberi ilk duyduklarında ağladılar, daha sonra kaderlerine karşı gelmenin bir yolunu bulamamanın çaresizliğiyle sustular.

Ancak tanrıların en akıllısı, en zekisi ve en hünerlisi olan
Ea, Apsu ve Mummu’nun planlarını bozmanın bir yolunu buldu.
Önce tanrıları koruyacak büyülü bir daire oluşturdu ve onları
güvenli bir şekilde içine yerleştirdi. Sonra Apsu’nun derin
sularına doğru, onu derin bir uykuya daldıracak, Mummu’yu
da güçsüz bırakacak bir büyü okudu.
Daha sonra Ea, Apsu’yu zincirlerle bağladı, başındaki tacı
ve ışık halkasını aldı ve kendi başına yerleştirdi. Krallık simgelerini
aldıktan sonra Apsu’yu Öldürdü. Sonra da Mummu’nun
burnunun içinden geçirilmiş bir iple, onu, her istediği yere çekip
götürecek şekilde bağladı.

Düşmanlarının üstesinden gelince Ea, Apsu’nun ve onun
emrindeki tatlı suların üzerine yerleşti. Orada, suların derinliklerinde
karısı Damkina ile huzur içinde yaşadı. Görkemli evi,
kaderlerin evi haline gelirken, kutsal odası da talihin odası olmuştu.
Nihayet Ea ve Damkina, bütün tanrıların en yeteneklisi ve
akıllısı olan Marduk’un ana babası oldular. Tam bir yetişkin
olarak doğmuş olsa da, tanrıçalar doğduğu günden itibaren
Marduk’u beslediler ve onu korku veren bir görüntüye büründürdüler.
En baştan beri Marduk, doğal bir önder görüntüsündeydi
ve Ea, oğlunu görür görmez baba yüreği memnuniyetle
doldu. Ea, Marduk’u, görünüş ve güç bakımından diğer bütün
tannlardan üstün olacak şekilde çifte tanrı yaptı. Marduk’un
yüzündeki ışıklar saçan dört adet göz her şeyi görmesini sağlıyor
ve dört adet geniş kulak her şeyi duymasına yardımcı oluyordu.
Marduk dudaklarını ne zaman oynatsa ağzından ateşler
saçılıyordu.

Ea, “Oğlumuz göklerin güneşidir” diye bağırıyordu. Gerçekten
de Marduk’un başındaki on tane tan halesi öylesine parıldıyordu ki, ışınların parlaklığı korkunç bir görüntü oluşturuyor, kendisine bakanlara dehşet kadar huşu da veriyordu. Bu arada Anu kuzey, güney, doğu ve batı rüzgârlarını yarattı ve bu şiddetli rüzgârlar, Tiamat’m sulannı şiddetle karıştırdı.
Bazı tanrılar bu fırtınalardan acı çekip huzur bulamayınca,
kalplerinde kötülük duyguları oluştu.
Kingu’nun önderliğinde annelerine şöyle dediler: “Ea ve
ona yardım eden tanrılar, babamız Apsu’yu öldürdüğünde, sen
onlara bunu yapmaları için izin verdin. Şimdi de Anu seni rahatsız
eden ve bizi hiç uyutmayan bu korkunç rüzgârları yarattı
ve sen yine ona izin verdin. Uykusuzluktan gözlerimiz yorgun
düştü. Hiçbir şey yapmadığına göre, görünen o ki bizleri sevmiyorsun!
Biraz o tanrıların yok ettiği kocam ve Mummu’yu düşün!

Tamamen yalnız kaldın. Neden kendine gelmiyor ve onlara
saldırarak Apsu ve Mummu’nun intikamını almıyorsun? Biz
seni destekleyeceğiz.”
Tiamat bu cesaret verici sözleri duymaktan çok memnun
olmuştu. “Bana iyi bir öğütte bulundunuz” diye yanıt verdi.
“Bize yardım etmeleri için canavarlar yaratacağım ve o tanrılara
karşı savaşacağız.”
İsyankâr tannlar şimdi kızgınlıklarını ifade etmek için kendilerini
özgür hissetmişlerdi. Ayaklanmalarını planlamak için
gece gündüz bir araya gelerek görüştüler.

Bu arada Tiamat yenilmez silahlar olarak canavar yılanları
yarattı. Gövdelerini kan yerine zehirle doldurdu ve onlara keskin,
uzun zehir dişleri verdi. Çok korkunç ejderhalar yarattı ve
bakanların dehşetten ölmeleri için, tıpkı tannlar gibi onların da
başına ışık haleleri taktı. Yılanlar bir kez ayağa kalktı mı kimse
onlara karşı ayakta duramazdı. Toplam on bir canavar yarattı:
Engerek yılanı, ejderha, sfenks, büyük aslan, çılgın köpek, akrep
adam, üç güçlü fırtına canavarı, yusufçuk böceği ve kentaur.
Sonra Kingu’yu, isyankâr tanrıların ve canavarların başına
kumandan olarak seçti. Ona “Sana büyü yaptım Kingu” dedi.
“Sana topluluktaki bütün tanrılara öğüt verme gücü verdim.
Sen şimdi üstünlerin efendisi ve benim tek arkadaşımsın. Emirlerin
ebedi ve sözlerin daim olacaktır.” Sonra da Kingu’nun
göğsüne Kader Tabletini astı.

Böylelikle Tiamat, Apsu’nurı intikamını almak için, kendi
çocuklarına karşı savaşmak üzere hazırlandı. Hiçbir şeyden
korkmayan canavarlar onun çevresinde toplandılar ve yanında
yürüdüler. Öfkeliydiler ve savaşa hazırdılar. Tiamat “Zehriniz
düşmanlarınızın üstesinden gelsin” diye bağırdı.
Ea, Tiamat ve Kingu’nun tanrılara karşı isyan hazırlıklarını
duyar duymaz büyükbabası Anşar’a gitti ve onu savaş hazırlıkları
konusunda uyardı. Anşar oldukça kaygılandı: “Ea, Apsu’
yu öldürdün, şimdi de Tiamat’ın kuvvetlerinin önünde yürüyen
Kingu’yu öldürmelisin.”

Ea, büyükbabasını hoşnut edebilmek için elinden geleni
yaptı. Ancak Tiamat’ı ve kuvvetlerini görür görmez, kalbi dehşetle
doldu ve onları karşılayacak cesareti kendinde bulamadı.
Korkaklığından utanarak geri çekildi ve Anşar’a döndü. “Tiamat,
Kingu ve Tiamat’ın canavar yılanları asla büyülerime karşılık
vermeyecekler” diye bağırdı, “onlar benden çok daha güçtüler.”
Bunun üzerine Anşar Anu’ya döndü ve “Sen hem cesur
hem de güçlüsün. Tiamat’a karşı çık. Eminim ki Kingu’nun saldırısına
karşı koyabilirsin” dedi.
Anu babasının emrine itaat etti ve Tiamat’a karşı yola çıktı.
Ama onun dehşetli güçlerini görünce, o da karşı koyacak cesareti
gösteremedi. Ea gibi, Anu da utanç içinde geri döndü. “İsteklerinizi
yerine getirecek kadar güçlü değilim” diye itirafta
bulundu.

Anşar, Anu ve Ea sessizlik içinde oturdular. “Hiçbir tanrı
Tiamat ve kuvvetlerine karşı savaşamaz ve hayatta kalamaz”
diye düşündüler.
En sonunda Anşar neşeyle bağırdı, “Kahraman Marduk intikamımızı
alacaktır. O çok güçlü ve savaşta çok büyüktür. Ea,
oğlunu getir.”
Marduk onların huzuruna çıktığında, “Kaygılanmayın, ben
kalbinizin isteklerini yerine getirebilirim. Her şeyden önce, size
karşı gelen bir erkek değil. Tiamat, tüm silahlarına rağmen bir
kadın! öyleyse tanrıların babası, neşelen ve mutlu ol. Yakında
Tiamat’ın boynunu ayaklarının altına alabileceksin.”

Anşar şöyle yanıt verdi: “Oğlum! Sen tanrıların en akıllısısm.
Tiamat’ı kutsal sözcüklerinle sakinleştir. Fırtına arabanı al
ve hemen git. Kingu ve Tiamat’ın canavar yılanları seni durduramayacaklardır.
Yok et onları!”

Marduk, Anşar’ın sözlerini duymaktan çok mutlu oldu.
“Anşar, eğer intikamınızı alacak, Tiamat’ı yenecek ve tanrıların
hayatım kurtaracaksam, bütün tanrıları meclise çağır ve üstün
kaderimi ilan et! Kaderleri benim sözlerim tayin etsin. Yarattığım
her şeyin daim olmasını sağla. Emirlerim ebedi kalsın ve
sözlerim daima yaşasın!”
Anşar, danışmanını yanma çağırdı ve şöyle dedi: “Bütün
tanrılara Tiamat’ın bize kargı olan isyanından söz et ve onlara,
Ea ve Anu’nun başarısızlığa uğradığı yerde Marduk’un nasıl
başarılı olacağını anlat. Onlara burada toplanmalarım söyle. İyi
şarap ve ekmekle kendimize bir ziyafet çektikten sonra, intikamcımız
Marduk’un kaderine karar vereceğiz.”

Böylece tanrılar mecliste görüştüler ve Marduk’u yücelttiler.
Önce ona, üzerinde oturarak başkanlık yapacağı soylu bir
taht inşa ettiler. Sonra “Sen Marduk, sen yüce tanrıların en
Önemlisisin. Senin yönetiminin rakibi yoktur ve gökyüzü tanrısı
Anu’nun otoritesine sahipsin. Bugünden itibaren mecliste toplandığımızda,
senin sözlerin en üstün olacaktır. Senin kararların
ebedi olacaktır. Tanrılar arasında hiçbiri senin hükmüne karşı
gelmeyecek. Sana tüm evrenin krallığını bağışlıyoruz. Yücelme
veya alçalma, yaratma veya yok etme senin elinde olacak” dediler.
Sonra tanrılar Marduk’un önüne bîr giysi getirdiler ve “gücünü
kanıtlamak için bu giysiyi gözden kaybet ve tekrar ortaya
çıkar. Gücünün büyüklüğünü ortaya koy” dediler.
O zaman Marduk giysiye emretti: “Kaybol!” ve giysi
kayboldu. Tekrar emretti: “Ortaya çık!” ve giysi tek parça halinde
ortaya çıktı. Tanrılar, onun sözlerinin gücünü gördüklerinde
coşkuyla bağırdılar: “Marduk kraldır!..” Ona tahtını,
asasını ve tören kıyafetlerini, sonra da düşmanlarına karşı
kullanması için benzeri olmayan silahlar verdiler.

“Silahların başarısız olmayacaktır; düşmanlarını gerçekten
de yok edeceksin” dediler. “Sana güvenenlerin yaşamlarını bağışla,
ama kötü olan tanrıların yaşamalarına izin verme. Şimdi
git ve Tiamat’ın hayatına son ver. Rüzgârlar onun kanını gizli
yerlere taşısın. Başarılı ve amacına ulaşmış olarak geri dön!”
Marduk kendine bir yay yaptı, ona bir ok taktı ve omuzuna
astı. Sağ elinde asasını tutuyordu Sol elinde ise zehiri yok eden
bir bitki vardı. Yanında, Tiamat’ı yakaladığında içine sokmak
için ağ taşıyordu, önünde yıldırımlar vardı. Gövdesini yakıcı
ateşlerle doldurdu. Sonra, Tiamat’ın kaçamaması için, çevresine
dört farklı yöndeki rüzgârları yerleştirdi.

Daha sonra Marduk kötü rüzgârı, hortumu, kasırgayı, dört
katlı rüzgârı, yedi katlı rüzgârı, siklonu ve benzeri olmayan
rüzgârı getirdi ve yedisini birden tuzlu suların tanrısı olan Tiamat’ın
içini karıştırmak için gönderdi. Yenilmez fırtına arabasını
dört canavardan {Tahrip Edici, Acımasız, Ezici ve Uçucu)
oluşan yabanıl hayvanlar çekiyor, görenlerin yüreği dehşetle
doluyordu. Marduk arabasına çıktı ve savaşta korku salan Vurucu
sağında, en ateşli savaşçıları defedebilecek Dövüş ise sol
tarafında yer aldılar. Her iki canavarın da, ucundan zehir damlayan
keskin dişleri ve dilleri vardı.

Sonunda Marduk dehşetli bir zırha büründü ve kafasına
korkunç ışık halelerini yerleştirdi. Dudaklarına, şeytani güçlere
karşı büyülü bir koruma sağlayan kırmızı bir macun sürdü. En
sonunda da en güçlü silahı olan tahrip edici yağmur fırtınasını
çağırdı. Artık kudurmuş Tiamat’ı karşılamak için her şey hazırdı.
Marduk’un görüntüsü Kingu’nun kalbine dehşet saldı ve
akımı karıştırdı. Kingu’nun güçleri Marduk’un parlaklığına
karşı gelemedi ve dehşete düştüler.
Sonra Marduk, güçlü silahı tahrip edici yağmur fırtınasını,
kızgınlıktan kuduran Tiamat’a karşı kaldırdı ve “Neden böylesine
kötü bir savaş başlattın? Kendi çocuklarına saldırıyorsun!
Onlan sevmiyor musun? Oğullar babalarına karşı savaşıyorlar
ve onlardan nefret etmek için bir nedenin yok! Kingu’ya gerçekten
hak etmediği bir rütbe bağışladın. Silahlarla donanmış ve
güçlerinle sarılı olsan da, seni benimle teke tek savaşmaya çağırıyorum.”

Bu sözler üzerine Tiamat bilincini kaybetti. Bacakları titredi
ve bütün sihirlerini kullanarak yüksek sesle bağırdı. Sonra Tiamat
ve Marduk teke tek savaştılar. Marduk, Tiamat’ı etkisiz hale
getirmek için ağını fırlattı. Tiamat, Marduk’u yakıp yok etmek
için ağzını açtığında Marduk onun ağzını açık tutması için
kötü rüzgân yolladı. Diğer rüzgârlar Tiamat’ın gövdesine girdi
ve onu iyice genişletip açtı. Daha sonra Marduk yayıyla onu
vurdu. Ok midesine girdi, gövdesini yırtıp kalbini parçalayarak
onu öldürdü.

Marduk, Tiamat’ın cesedini yere fırlattı ve üzerine çıktı. Tiamat
ölünce, onun yanında yer alan tanrılar, kendi canlarını
kurtarmak için dehşet içinde kaçtılar. Ancak Marduk’un güçleri
onları çembere aldı ve kaçmalarına izin vermedi. Marduk, isyancı
tanrıları tutsak etti, silahlarını parçaladı ve onları ağının
içine aldı. Sonra onları hücrelere kapattı.
Marduk, Tiamat’ın yanındaki on bir canavarı zincirlerle
bağladı ve vücutlarını ezdi. Kingu’yu tutsak aldı, gerçekte hak
etmediği Kader Tabletini ondan aldı, mühürledi ve kendi göğsüne
bağladı.

Marduk tüm düşmanlarına boyun eğdirdikten sonra, Tiamat’a
döndü, bacaklarına bastı ve asasıyla kafatasını ezdi. Kan
damarlarını parçaladıktan sonra, kuzey rüzgârı kanı gizli yerlere
götürdü. Sonra Marduk, Tiamat’ın cesedini kabuklu bir hayvan
gibi iki parçaya ayırdı. Tiamat’ın yansıyla gökyüzünü kurdu,
diğer parçasıyla da yeryüzünü oluşturdu. Tiamat’ın
tükürüğüyle bulutları yarattı ve ontan suyla doldurdu, ancak
rüzgârların, yağmurların ve soğuğun sorumluluğunu kendisi
aldı. Tiamat’ın başını yeryüzündeki dağlan oluşturacak şekilde
yerleştirdi ve Dicle ile Fırat nehirlerinin Tiamat’ın gözlerinden
akmasını sağladı.

Sonra Marduk, gökleri yönetmesi için Anu’ya, yeryüzünü
yönetmesi için Ea’ya ve gök ile yeryüzü arasındaki havayı yönetmesi
için Enlil’e emir verdi. YıLı, aylara ve günlere böldü.
Ayın, yani Sin’in, geceleri değişik günleri işaret edecek şekilde
parlamasını sağladı. Geceleri Sin’e verdiği gibi, güneşi yaratarak
gündüzleri de Şamaş’a verdi.
Evrende düzeni sağladıktan sonra Marduk, yarattığı emanetleri
Ea’ya, Kader Tableti’ni Anu’ya verdi ve Tiamat’a yardım eden tanrıları babalarına iade etti. En sonunda Tiamat’ın on bir
canavarını, tanrılara karşı ayaklanmanın boşuna olduğunu
anımsatacak heykeller haline getirdi.
Anu, Enlil ve Ea’ya dönerek şöyle dedi: “Çok lüks bir ev ve
siz göklerden inip meclise katılacağınızda geceyi geçirebileceğiniz
bir tapınak inşa edebilecek şekilde toprağı sağlamlaştırdım.
Tapınağıma ‘Büyük Tanrıların Evi’ anlamına gelen Babil adını
vereceğim. Tapınağı yetenekli işçiler inşa edecek.”
Tanrılar Marduk’a sordular, “fnşa edeceğin tapınakta kim
yetki sahibi olacak? Yarattığın yeryüzünde kim senin iktidarına
sahip olacak? Babil’i sonsuza dek evimiz olacak şekilde oluştur!
Birilerinin bizim günlük ihtiyaçlarımızı getirmesini sağla ve biz
de daha önce yaptığmız işleri yapmaya devam edelim. Her işte
yetenekli olan Ea’nın Babil klanlarını hazırlamasını sağla ve biz
de işçi olalım.”

Marduk’un kalbi, bu yanıtı duyunca neşeyle doldu. Ea’ya
“Kan toplayacağım ve kemikler yaratacağım ve onlardan bir
vahşi yaratıp, ona ‘insan’ adını vereceğim” dedi. “Onun görevi
rahat içinde yaşamaları için tanrılara hizmet etmek olacak.”
Bilge Ea yanıt verdi: “Tannlan meclise çağır. Tiamat’a isyan
etme fikrini aşılayan tannyı bize vermelerini söyle. Bu tanrının
ölmesini sağla ve onun kanından insanlar ortaya çıksın.”
Marduk, tanrıları topladığında şöyle dedi: “Aranızdan kimin
isyanı tasarladığını ve Tiamat’ı ayaklanmaya yönelttiğini
yemin ederek açıklayın. Sorumluluğu, utancı ve cezayı üstlenmesi
için onu bana teslim edin. O zaman geri kalanlarınız bundan
sonra huzur içinde yaşayacak.”

İsyankâr tanrılar kendilerini ayaklanmaya teşvik edenin
Kingu olduğunu açıkladılar. Sonra onu bağlayarak Marduk ve
Ea’nın huzuruna çıkardılar.
Ea, Kingu’yu öldürdü, kan damarlarını parçalara ayırdı ve
onun kanından ilk insanları yaptı. Sonra Ea onlara, görevlerinin
sadece tanrılara hizmet etmek olduğunu anlattı.
Tannlar, böylece huzurlu bir hayat sürmek için özgür kalmışlardı.
Ama önce Marduk’u onurlandırmak ve kendilerini
kurtarmasına teşekkür etmek için, yeryüzündeki evleri olan Babil’i
kurmak üzere iki yıl boyunca çalıştılar. Tapınak tamamlanınca tanrılar duvarların arasında toplanıp olayı kutladılar.
Sonra Marduk’un kaderi için iyi dileklerde bulunup onu övdüler.

“Marduk tanrılar arasında en üstün olsun ve onları yönetsin”
diye bağırdılar. “Yarattığı insan ırkına çobanlık etsin. Onlar
için ibadet ayinleri oluştursun: Kurban edilecek yiyecekler, koklanacak
tütsüler ve ezberlenecek kutsal sözcükler. Bütün insanlar,
günlerin sonu gelene dek Marduk’u övmeyi ve ona saygı
göstermeyi unutmasınlar. Tanrılarına hizmet etsinler ve beslesinler,
tapınaklarına kusursuz baksınlar. Ülkelerini kalkındırsınlar,
türbelerini inşa etsinler ve Ana Tannça’yı anımsasınlar.”
Tanrılar, kutlamalarının sonunda, görkemli başarıları ve işleri
nedeniyle onurlandırmak için, ulu tann Marduk’un sahip
olduğu elli ad ve niteliği ilan ettiler. Son olarak şöyle konuştular:
“Önder ve çoban Marduk’u sevindirsinler ki ülkeleri verimli,
kendileri zengin olsun. Marduk’un emirleri sabittir, söylediklerini
hiçbir tanrı değiştiremez. Aklı çok, sevgisi engindir. Ama
Marduk kızınca, kimse gazabı önünde duramaz. Marduk’un
emirleri, Tiamat’ı yendiği ve sonsuza kadar sürecek krallığı elde
ettiği için hem üstümüzdeki göklerde hem de yeryüzünde her
şeyden üstün olsun.”

Donna Rosenberg.

Lê Binêre

Canda

Strana Canda

Canda, te gul ba biçanda Te sozek wê roja han da Şev çû canê tu …