BİR NİJERYA DESTANI: YORUBA

BİR NİJERYA DESTANI: YORUBA

Yoruba (‘Yorùbá’), bir Afrika ülkesi olan Nijerya’daki en büyük etnik topluluktur. Ülkede yaşayanların %26’sını oluşturmalarının yanı sıra, sayıları Batı Afrika bölgesindeki öteki ülkelerdekilerle birlikte 50 milyona yaklaşır. Yoruba’ların çoğunluğu Nijerya’nın güneybatısında yaşasalar da, Benin, Togo, Sierra Leone, Küba gibi ülkelerde önemli Yoruba toplulukları yaşar. Yoruba’ların gelenekleri Amerika devletlerininde Yoruba dini görüşlerine zemin olmuştur. Şimdi Evrenin ve îfe’nin Yaratılışı anlamına gelen bu destanı tanıyalım.

Evrenin ve îfe’nin Yaratılışı

Başlangıçta evren yukarıda gökyüzünden, aşağıda su ve ıssız bataklıktan oluşmaktaydı. En büyük gücün ve en yüce bilginin sahibi tanrı Olorun gökyüzüne ve tanrıça Olokun uçsuz bucaksız sulara ve ıssız bataklıklara hükmederdi. Hiçbir yerde bitki, hayvan ve insanlar olmasa da, Olokun, ülkesinden hoşnuttu. Ancak genç tanrı Obatala, aşağıdaki krallıktan hoşnut değildi. Gökyüzünden bakıp, “aşağıdaki dünyada yararlı bir şey gerek! Her şey sular altında; çevreyi canlandırmak için tek bir canlı yok! Gidip Olorun’la konuşmalıyım; bakalım durumu iyileştirmek için ne yapılabilir” diye söylendi.

Obatala, Olorun’a, “Zavallı Olokun’un bütün hükmettiği
bataklıktan, sisten, sudan başka ne! Tanrıçaya ülkesinde dağlar
ve vadiler, ormanlar ve tarlalar gerek. Sağlam toprağın üzerinde
her çeşit canlı ve bitki yaşayabilir” dedi.
Olorun, “Haklısın; sağlam toprak, bu uçsuz bucaksız sudan
çok daha iyidir. Ama toprağı kim yaratabilir? Ve nasıl?” diye
karşılık verdi.
“Senin izninle” dedi Obatala, “toprağı ben yaratacağım.”
Olorun da, “Obatala, istediğin her şeyi sana vermekten hep
sevinç duydum” dedi. “Bilirsin, seni oğlum gibi severim.”
Bunun üzerine Obatala, Olorun’un, kehanette bulunma yetisini
elinde tutan en büyük oğlu Orunmila’nın evine gitti.
Orunmila içlerinde yazgı ve geleceğin de bulunduğu varoluşun
gizlerinden haber verebilirdi.

Obatala Orunmila’ya, “Babam, uçsuz bucaksız sudan ve ıssız
bataklıktan başka hiçbir şeyin bulunmadığı ülkede sağlam
toprak yaratmama izin verdi. Üstün bilginle, tasarıma nasıl başlayacağımı
öğretebilirsin. Toprağı, ürün yetiştirebilen ve köyler
kurabilen canlı varlıklarla donatmak istiyorum” dedi.
Orunmila da, “Her şeyden önce Obatala, yukarıdaki gökyüzünden
aşağıdaki sulara ulaşacak uzunlukta bir altın zincir
elde etmelisin. Daha sonra bir salyangoz kabuğunu kumla doldurmalısın.
Son olarak da, bu kabukla birlikte beyaz bir tavuğu,
siyah bir kediyi ve bir palmiye cevizini bir çuvalın içine koymalısın;
zincir yardımıyla ıssız bataklığa inerken bu çuvalı yanında
taşımalısın. Tasarını nasıl başlatman gerektiğine ilişkin öğüdüm
işte bu” dedi.

“Teşekkürler, Orunmila” dedi Obatala, “kuyumcuyu bulacağım
ve bir an Önce işe başlayacağım.”
Kuyumcu, “Bana, bu işi yapmaya yetecek kadar altın getirirsen,
ihtiyaç duyduğun uzunlukta bir zincir yaparım. Gökyüzünde
yeteri kadar altın bulacağını sanmam. Ama yine de, her
bir tanrıya ve tanrıçaya gidip ellerindeki altının tümünü bir iste;
umanm bu işi başarırsın. Hadi rastgele!” dedi.

Obatala, bir bir tanrıların yanma gitti. Gittiği her tanrıya,
“sudan ve ıssız bataklıktan başka hiçbir şeyin bulunmadığı ülkede
sağlam toprak yaratmayı tasarlıyorum. Sonra da, bu toprak
üzerinde yaşayacak olan her türden bitki ve varlığı yaratacağım.
İşe başlamadan önce kuyumcuya, yukarıdaki gökyüzünden
aşağıdaki sulara ulaşacak uzunlukta bir altm zincir yaptırmam
gerek. Sahip olduğun altınların tümünü bana bağışlayabilir
misin?” dedi.
Tannlar Obatala’nın amacını iyi karşıladılar. Ona altın gerdanlıklarını,
altın bileziklerini, altın yüzüklerini, hatta altın tozlarını
verdiler.
Kuyumcu, Obatala’nın topladığı altınları inceledikten sonra,
“Daha fazla altın toplayamaz mısın? Bu getirdiklerin yeterli
değil” dedi.
Obatala da, “Elimden geleni yaptım” diye yanıt verdi.
“Gökyüzündeki her tanrıdan, her tanrıçadan istedim. Hepsi ellerindeki
altının tümünü verdi. Yapabileceğin kadar uzun vebir
ucu çengelli bir zincir yap” dedi.

Zincir hazır olunca Obatala, Orunmila’mn yardımıyla, zincirin
bir ucunu gökyüzünün köşesine çengelledi ve zinciri çok
çok uzaktaki sulara doğru sarkıttı. Orunmila kumla doldurulmuş
salyangoz kabuğunu, beyaz tavuğu, siyah kediyi ve palmiye
cevizini Obatala’nın eline verdi. Obatala bunların hepsini birer
birer çuvala koydu ve çuvalı omuzuna attı. Sonra Orunmila’
ya veda etti ve altın zincirden aşağıya inmeye koyuldu.
Obatala aşağıya indi, İndi, indi. Yolun daha yarısına geldiğinde,
aydınlık dünyayı bırakıp alacakaranlık dünyaya girmekte
olduğunu gördü.

Obatala tekrar aşağıya indi, indi, indî. Zincirin ucuna geldiğinde,
soğuk ve nemli sisin varlığını üzerinde duyumsadı, deniz
üzerinde birbiriyle çarpışan dalgaların sesini duydu. Bununla
birlikte, okyanusun henüz çok yukarısında olduğunu anlıyordu.
“Buradan aşağıya atlayamam” diye düşündü. “Uzaklık o
kadar fazla ki atlarsam boğulurum.”
Sonra, Orunmila çok uzaktaki gökyüzünden, “Obatala! Salyangoz
kabuğunun içindeki kumu kullan!” diye seslendi.
Obatala yanındaki çuvala elini uzattı, çuvalın içindeki salyangoz
kabuğunu çıkardı, kabuğun içindeki kumu aşağıdaki
sulara boşalttı.
Bu işi daha bitirmemişti ki, Orunmila’nın sesi bir daha duyuldu:
“Obatala! Beyaz tavuğu salıver!”
Obatala yanındaki çuvala elini uzattı, çuvalın içindeki beyaz
tavuğu çıkardı ve üzerine kum döktüğü sulara bıraktı.
Tavuk kanatlarını çırptı, kumlu toprakların üzerine kondu
ve konar konmaz eşelenerek kumu etrafa dağıttı. Kum nereye
dağılmışsa orada kuru toprağı oluşturdu. Büyük kum yığınları
tepeleri, küçük kum yığınları vadileri oluşturdu.

Obatala altın zincirin ucunu bıraktı ve yere atladı. Üzerine
ayak bastığı yere “İfe” adını verdi. Kendi yarattığı sağlam toprağın
üzerinde sevinçle dolaştı. Artık toprak, dört bir yanda gözünün
göremeyeceği kadar uzaklara uzanmaktaydı. Gerçi toprak
hâlâ canlılıktan yoksundu; ama bu daha bir başlangıçtı.
Obatala kuru toprakta bir çukur kazdı ve palmiye cevizini
toprağa gömdü. Hemen oracıkta bir palmiye ağacı bitti ve hemen
tam büyüklüğüne erişti. Erişkin ağaç, toprağın üzerine palmiye
cevizlerini bıraktı. Yere düşen palmiye cevizleri de hemen
oracıkta ağaç oluverdi. Obatala ağaç kabuklarından kendisine
bir ev yaptı ve evin damını palmiye yapraklarıyla kapladı. Sonra
siyah kedisiyle birlikte İfe’deki evine yerleşti.

Olokun, Obatala’nın tasarıyı nasıl yürüttüğünü görmek istedi.
Bunun için, uşağı bukalemunu altın zincirden aşağıya gönderdi.
Bukalemun aşağıya ulaşınca, Obatala ona, “Gökyüzünün
hâkimi Olorun’a, yarattığım topraktan ve üzerine diktiğim bitkilerden
hoşnut olduğumu bildir. Ama burası her zaman karanlık.
Göğün aydınlığını çok arıyorum” dedi.
Bukalemun, Obatala’nın haberini Olorun’a iletince, gökyüzünün
hâkimi gülümsedi ve “Obatala, senin için güneşi yaratacağım”
dedi. Olorun gökyüzüne güneşi yuvarladı ve güneş,
gökyüzünün bir ucundan diğer ucuna yaptığı günlük yolculuk
sırasında, İfe ülkesi üzerine ışık ve sıcaklık saçtı.
Günler geçti. Aylar geçti. Obatala dost olarak yalnızca siyah
kedisiyle birlikte, kendi yarattığı toprağın üzerinde yaşamı sürdürdü. Sonra bir gün geldi; kendi kendine, “Kedimi seviyorum, ama onunla beraberlik bana yetmiyor. Bana daha çok
benzeyen varlıklar, tfe’de benimle birlikte yaşasalardı, daha
mutlu olurdum. Bakalım, bu konuda ne yapabileceğim” diye
konuştu.

Obatala toprağı kazmaya başladı. Eline aldığı toprağın topaklandığını
gördü, çünkü kazdığı toprak balçıktı. Balçıkla kendisinin
tıpahp aynısı heykelcikler biçimlendirdikçe keyifleniyordu.
Heykelcikleri bir bir tamamladı ve kurumaları için bir
yana bıraktı. Obatala öyle bir coşkuyla çalıştı ki, ne kadar yorgun
ve susuz olduğunun ayrımına varmadı.
Sonunda yorgunluk kendisini duyumsattı. “Biraz şarap içsem
iyi olacak!” diye düşündü. Obatala en son yaptığı balçık
heykelciği yere koydu ve palmiye cevizinin suyundan şarap
yapmaya gitti. Obatala palmiye cevizinin mayalanmış suyundan
kaselerce içti, çünkü çok susamıştı. Hiç farkında olmadı,
ama şarap onu sarhoş etmişti.

Obatala balçık heykelcikler yapma işine geri döndü, fakat
şimdi parmakları beceriksizdi. Yarattığı heykelcikler artık mükemmel
değildi. Kiminin kolları çok kısaydı, kiminin bacakları
eşit uzunlukta değildi, kiminin sırtı kamburdu. Obatala bu farklılıktan
göremeyecek kadar sarhoştu. Obatala birbiri ardı sıra
heykelcikler şekillendirmeyi sürdürdü. Bir zaman sonra, yarattığı
balçık heykelciklerin sayısını yeterli buldu.

Sonra da, Obatala gökyüzünün hâkimine, “Bana bir baba
gibi olan sen, Olorun, beni işit! Balçıktan heykelcikler yaptım,
ama yalnız sen onlara soluk üfleyebilir, onları canlı insanlar haline
getirebilirsin. İfe’de insan dostlarımın olması için, senden,
benim hatırıma bunu yapmam istiyorum” diye seslendi.
Bunun üzerine Olorun, Obatala’nın yarattığı heykelciklere
soluk üfledi. Heykelcikler hareket eden, düşünen insanlar haline
geldiler. Obatala’nın evini gördüklerinde, onlar da kendilerine
evler yaptılar ve evlerini Obatala’nın evinin yakınına yerleştirdiler.
Böylece, eskiden tek bir evin bulunduğu îfe’de ilk Yoruba
köyünü kurmuş oldular.

Palmiye şarabının etkisi geçince, Obatala sarhoşken şekillendirdiği
heykelciklerin kusurlu olduğunu gördü. Kederli bir yürekle, “Bir daha şarap içmeyeceğime söz veriyorum!” diye
konuştu. “Ayrıca, kendimi sarhoşluğum yüzünden acı çeken insanları
korumaya adayacağım”. Ve Obatala bedensel kusurlu
olarak doğan tüm insanlann koruyucusu oldu.
Halk refaha erdi, tfe’deki Yoruba köyü büyüyerek bir kent
oldu. Demir daha ortalıklarda yoktu o zamanlar, bu yüzden
Obatala halkına bakır bir bıçak ve tahta bir çapa verdi. Yoruba
halkı toprağı ekime hazır hale getirdi ve tatlı patates, tahıl yetiştirdi.
Sonunda, Ife kentini yönetmek Obatala’yı sıktı. Bunun üzerine,
altın zincirden yukanya tırmandı ve gökyüzündeki evine
geri döndü. O günden sonra, zamanını gökyüzündeki eviyle
Yoruba kentindeki evi arasında geçirdi.

Tanrılar, Obatala’nın yeryüzünde yarattığı kenti durmadan
anlatmasından yılgınlık duymadılar. Tanrıların birçoğu, Ife
hakkında duyduklarından etkilenerek, gökyüzü evlerinden ayrılıp
yeryüzünde insanlar arasında yaşamaya karar verdi. Bu
tannlar gökyüzünden ayrılma hazırlıkları yaparlarken, gökyüzünün
hâkimi onlara öğüt verdi. “Unutmayın” dedi Olorun,
“İfe’de aralarında yaşayacağınız insanlara karşı bazı yükümlülükleriniz
olacak. Onların dualarını dinlemeli ve onları korumalısınız.
Herbirinize, orada yaşadığınız sürece yerine getirmeniz
gereken belli bir görev vereceğim.”
Ne var ki, Obatala’nın İfe’deki başarısından hoşnut olmayan
bir tanrı da vardı. Obatala sağlam toprağı ve krallık ülkesinde
Yoruba kentini oluştururken, denizin hâkimi tanrıça Olokun’a
danışmamıştı. Denizin hâkimi Obatala’nın, gökyüzünün
büyük tanrılarından birisinin yetkilerine el koyduğunu ve krallık
ülkesinin büyük bir kısmını yönettiğini gördükçe küplere
bindi. Sonunda, onurunun kırılmasının Öcünü almak amacıyla
bir plan hazırladı.

Olokun, Obatala’nın gökyüzündeki evine dönmesini bekledi.
Sonra da engin okyanusun büyük dalgalarını topladı ve dalgaları,
Obatala’nın yarattığı toprağa akın yapmaya gönderdi.
Dalgalar, göz alabildiğince uzak yerler yine su altında kalıncaya
dek, birbiri ardı sıra yeryüzüne aktı ve sonunda, okyanusun
dalgalarının arkasında yalnızca bataklık kaldı. Tüm palmiye
ağaçları köklerinden sökülmüş bir biçimde, su üstünde yüz
mekdeydi. Tatlı patatesler çürüdü ve ölü balıklar gibi denizin
yüzeyinde oraya buraya sürüklendi. İnsanlar tarlalarında, korularında
ve evlerinde boğularak öldüler.

Sağ kalabilen insanlar tepelere kaçtılar ve Obatala’yı yardıma
çağırdılar, ama Obatala aşağıdaki dalgaların çıkardığı gürültü
nedeniyle onlan duyamadı. Bunun üzerine, aralarında yaşayan
tann Eşu’yu aradılar. Eşu’nun Obatala’ya ve Olorun’a
haber götürebileceğini biliyorlardı. Eşu’ya, “Ne olur gökyüzünün
krallığına git” diye yalvardılar “ve büyük tanrılara, korkunç
tufanın bizi mahvettiğini haber ver!”
Eşu, “Eğer gökyüzü tanrılarından birisinin sizi dinlemesini
istiyorsanız, haberle birlikte bir kurban yollamaksınız” diye
karşılık verdi.
Halk Obatala’ya bir keçi kurban etti ve “Bu keçiyi Obatala’ya
yiyecek olarak gönderiyoruz” dedi.

“Bu yeterli değil” dedi Eşu, “Size yapacağım yardımın karşılığı
olarak bir armağan almayı ben de hak ettim.”
Halk Eşu’ya da bir kurban sununca, Eşu zincirden yukarıya
tırmandı ve Obatala’ya, Olokun’un İfe’yi ve yeryüzünün geri
kalan kısmını nasıl sular altında bıraktığını anlattı.
Obatala, Olokun’la nasıl başa çıkacağını bilmiyordu; bu
yüzden, Orunmila’ya akıl danıştı. Orunmila, “Sen burada gökyüzünde
kal, ben İfe’ye ineyim. Sulann geri çekilmesini ve toprağın
tekrar ortaya çıkmasını sağlayabilirim” diye konuştu.

Sonra, Orunmila altın zincirin yardımıyla aşağıya, İfe’yi ve
yeryüzünü kaplayan sulara indi, özel bilgisini kullanarak, dalgaların
kesilmesini ve suların geri çekilmesini sağladı. Dalgalar
kesilir kesilmez bataklığı kuruttu ve Tanrıça Olokun’un, Obatala’ya
kaptırdığı bölgeyi geri alma girişimlerine bir son verdi.
Tufandan sağ çıkan insanlar Orunmila’yı kahramanları olarak
selamladılar; ona kendileriyle birlikte kalması ve kendilerini
koruması için yalvardılar. Orunmila İfe’de kalmaya istekli değildi;
ama yine de, orada yaşayan tanrilara ve insanlara, göremedikleri
güçlere hâkim olabilmeleri için geleceği önceden nasıl
bilebileceklerini öğretmeye yetecek kadar kalmayı kabul etti. Bu
sürenin sonunda, Orunmila gökyüzündeki evine geri döndü;
ama Obatala gibi, o da İfe’de hayatın nasıl gittiğini öğrenmek
amacıyla sık sık altın zincirden aşağıya indi.

Denizin hâkimi, gökyüzünün hâkimiyle eşit konumda kalabilmek
için, son bir girişimde daha bulundu. Olokun usta bir
dokumacıydı; dokuduğu kumaşları boyamakta da aynı ölçüde
becerikliydi. Bu nedenle, denizin hâkimi gökyüzünün hâkimine,
bir dokuma yarışmasında kendisine meydan okuduğunu
bildiren bir haber gönderdi.
Olorun kendi kendine, “Olokun benden çok daha iyi bir
dokumacı; ama yine de, ona herhangi bir alanda benden daha
üstün olduğunu bilmekten mutlu olmasına izin veremem. Eğer
böyle davranırsam, Tarıça Olokun diğer konulardaki yeteneklerini
de ortaya sürecektir ve bu durum, baştan başa tüm evrende
bugün var olan düzeni bozacaktır. Bir şekilde, meydan okuyuşunu
kabul etmiş gibi görünmeliyim; ama yine de, yarışmaya
katılmaktan uzak durmalıyım. Şimdi, bu işi nasıl başarabilirim?”
diye konuştu.

Olorun düşündü, düşündü. Birden gözleri parladı. Yüzünde
bir gülümsemeyle, habercisi bukalemunu yanına çağırdı.
“Denizin hâkimi Olokun’un huzuruna çık” diye emretti, “ve
ona şu haberi ilet; ‘Gökyüzünün hâkimi denizin hâkimini selamlıyor.
Dokuduğunuz kumaşlardan örnekleri habercisine
göstermenizi rica ediyor. Bukalemun becerinizi değerlendirsin.
Eğer dokumanız iddia ettiğiniz kadar güzelse, gökyüzünün
hâkimi önerdiğiniz yarışmada sizinle yarışacaktır”.
Bukalemun altın zincirden aşağıya indi ve Olorun’un haberini
tanrıçaya iletti.
Olokun Olorun’un isteğini seve seve kabul etti. Sonra parlak
yeşil bir etek giydi ve bir de ne görsün: Bukalemun parlak
yeşilin güzel bir tonuna girmişti. Sonra, tannça parlak turuncu
bir etek giydi ve bir de ne görsün: Bukalemun parlak turuncunun
güzel bir tonuna girmişti. Daha sonra da, Tanrıça parlak
kırmızı bir etek giydi ve bir de ne görsün: Bukalemun parlak
kırmızının güzel bir tonuna girmişti. Tanrıça, birbiri ardı sıra
çeşitli parlak renklerde etekler giydi ve her defasında, bukalemun
tanrıçanın giyindiği eteğin rengine kesti. Ve sonunda tanrıça
Olokun pes etti.

Tanrıça kendi kendine, “Olorun’un habercisi kadar sıradan
birisi en iyi dokumalarımın parlak renginin bir eşini ortaya
koyabiliyorsa, tanrıların en büyüğüyle boy ölçüşmeyi nasıl aklımdan
geçirebilirim!” dedi.
Sonra bukalemuna şöyle seslendi: “Efendine, denizin hâkiminin
gökyüzünün hâkimini selamladığını söyle. Dokumada ve
diğer işlerde üstünlüğünü kabul ettiğimi bildir. Kuşkusuz, Olorun
tannların en büyüğüdür!”
İşte böylece, denizin hâkimiyle gökyüzünün hâkimi arasında
barış yeniden sağlandı ve bu barış evrendeki düzenin temellerini
sağlamlaştırdı.

Donna Rosenberg.

Lê Binêre

SİVAS KAMPI

KÜÇÜK YASSIADA: SİVAS KAMPI

”Sivas Kampı’na gönderilen her farklı etnik grup ve düşünceden doldurulan insanlara “Zorunlu misafir” oldukları ifade …

error: LÜTFEN OKUYUN KOPYALAMAYIN - JI KEREMA XWE BIXWÎNIN KOPÎ NEKIN !