Nakşibendi Medreselerinin Oluşum Süreci

Nakşibendi Medreselerinin Oluşum Süreci

Mehmet ÇELİK /  Nakşibendî Medreselerinin Oluşum Süreci

TASAVVUF VE İLMİ BİRLEŞTİREN BİR KURUM OLARAK MEDRESELER

 

Nakşibendî Medreseleri

1811 yılında Osmanlı Devleti’nin doğu sınırındaki coğrafyada Mevlana Hâlidî Bağdadî’nin tarikat anlayışı ile başlayan ve günümüze kadar varlığını devam ettiren medreselere “Nakşibendî Medreseleri” denilmektedir. Zeynelabidin Zinar, Nakşibendî (şeyh) medreselerini, şeyhlerin ders verdiği ya da ilmen yetersiz olan şeyhin başka mollalarla, kendi kurdukları medreselerde eğitim verdirttiği medreseler olarak tanımlamaktadır.88

Nakşibendî Medreselerini daha önceki medreselerden farklı kılan bazı hususlar vardır. Bu hususların belki de en önemlisi, medrese seydası89 olan kişinin, aynı zamanda şeyh olmasıdır. Seydaların aynı zamanda şeyh olduğu yeni tarikat anlayışına paralel olarak, Nakşibendî (Hâlidîyye) şeyhleri de daha önceki tarikatların başındaki şeyhlerden farklı olarak, Mevlana Hâlidî Bağdadî’nin zülcenaheyn anlayışı doğrultusunda, seyda kimliğini de taşımakla mükellef kılınmıştır. Böyle bir zorunluluk getirilerek, şeyhin hem ilim hem irfan noktasında karizmatik bir lider olması ve dolayısıyla halk üzerindeki tesirinin artması hedeflendiği düşünülmektedir. Şeyhler, seyda hüviyetlerini kazandıkları anda daha fazla etkiye sahip olabilmektedir. Bu prestiji sağlamak için şeyh ve şeyh çocukları okumuş olmak zorundadırlar. Hem âlim hem mutasavvıf olan tarikat liderleri, Bruinessen’e göre, aynı zamanda politik bir güce de sahiptir.90

Yukarıda anlatılan anlayışın örneklerinden biri Norşin Medresesidir. Norşin Medresesi, Abdurrahman-ı Tahi tarafından kurulmuştur. B u medrese “Mala Seyda” olarak bilinen aile tarafından idare edilmektedir. Norşin Medresesinin yanı sıra bölgede Nakşibendî Medrese geleneğini yansıtan ünlü medreseler şunlardır:
Norşin Medresesi
Ohin Medresesi
Zokeyd Medresesi
Tillo Medresesi
Hizan Medresesi91

Nakşibendî Medreselerinin Oluşum Süreci

Nakşibendîlik, tarih kaynaklarında Kürdistan olarak tanımlanan coğrafyada 17. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinden aktarımla, Şeyh Mahmud’un bir Nakşî şeyhi olduğunu ifade eden Bruinessen, Şeyh Mahmud’un Osmanlı yönetimince bir tehdit olarak algılanması sebebiyle idam edildiğine dikkat çekmektedir.92 Şeyh Mahmud’un idam edilmesi, Osmanlı padişahı IV. Murat’ın şeyhin gücünden çekindiğini göstermesi açısından önemlidir. Bu hadisenin yanında, dönemin tarihçeleri tarafından kaleme alınan ve gerçekliği tartışmalı hadiseler de vardır ki şeyhin halk üzerindeki etkisini yansıtması açısından kayda değerdir. “Revan seferi sırasında sultanda gut hastalığının ilk emareleri ortaya çıktı. Şeyhin öldürüldüğü gün ise sultana felç indi.”93 Bu naklin gerçek olup olmadığı bir yana incelemeye konu edinilen geleneksel dünyanın düşünce biçimini resmetmesi açısından önemlidir.

Nakşibendî tarikatı 17. yüzyıldan itibaren söz konusu coğrafyada etkili olduğu kaydedilmektedir. Bu tarikat geleneğinin birikimi, 19. yüzyılda Hâlidîliğin kısa sürede yayılmasına zemin hazırladığı düşünülmektedir.
Mevlana Hâlidî Bağdadî 1779 yılında Süleymaniye şehrinin Karadağ kasabasında doğmuştur.94 Hamid Algar, Mevlana Hâlid’in, 1805 yılında hac vazifesini yerine getirmek için gittiği Mekke’de, daha önce tanımadığı birinin Hindistan’a gitmesi için ona telkinde bulunduğunu, ama onun bu telkine olumlu cevap vermediğini aktarmaktadır. Hac vazifesini yerine getirdikten sonra Süleymaniye şehrindeki medresenin başına geçen Mevlana Hâlid’in, 1809 yılında Hindistan’dan gelen Mirza Rahîmullah Azîmâbâdî adındaki bir dervişin, “Şeyh Abdullah Dehlevî’ye intisab et!” tavsiyesine uyarak Hindistan’a gittiğini belirten Algar, Mevlana Hâlid’in kısa bir zaman zarfında icazet alarak Süleymaniye’ye döndüğünü ifade etmektedir.95 Mevlana Hâlid, 1811 yılından itibaren Nakşibendî tarikatının bir kolu sayılacak olan Hâlidîyye tarikatını, bölgedeki ihtiyaca göre revize ederek yeni bir anlayışın meydana çıkmasını sağlamıştır.

Söz konusu coğrafyaya gelen yeni tarikatın, farklı bir anlayışa sahip olması dikkat çekicidir. Buna göre, diğer tarikat anlayışlarından farklı olarak, bu yapıda, ileride şeyh olacak halifelerin, medrese geleneğinden gelen âlimlerden seçilmiş olması şartı yer almaktadır. Böylece medrese ve tasavvufu bir arada yaşatma geleneği başlamıştır. Bu düzlemde oluşan yeni yapılanma, Nakşibendî (Hâlidî) medreselerinin meydana çıkmasına zemin hazırlamıştır. Halkın öteden beri medrese âlimlerine çok değer vermesinin yanında, tarikatın manevi olarak toplum üzerinde etkili olması, kısa bir zamanda Nakşibendî Medreselerinin yayılmasına yol açmıştır.96

Nakşibendî Medreselerinin kısa bir zamanda ve coğrafyanın her yanına yayılabilmesinin birkaç sebebi vardır. Bunlardan ilki, Mevlana Hâlid’in 11697 halifesinin Mir Medreselerinde eğitim görmüş âlimlerden oluşmasıdır. Yüzden fazla âlimin aynı zamanda şeyh olması, halkın ilgisini çekmiş ve Hâlidîliğin kısa bir zaman içinde büyük topluluklara hitap etmesini sağlamıştır. Tahir Pekasil’e göre, Hâlidî tarikatında dikkat çeken bir husus da şeyh olacak kişide mâkuliyetin, liyakatin, meşruiyetin göz önünde bulundurulmasıdır. Yine, “Âlim olmayana şeyhlik verilmez” düsturu ile Şeyh olacak şahsın aynı zamanda âlim olması gerektiğine değinilmiştir.98

19. yüzyıl ortalarında, Nakşibendî şeyhlerinin önem kazanmasının bir nedeni de bölgedeki Avrupalı misyonerlerin Hıristiyan azınlıklar arasındaki faaliyetlerdir. Bu faaliyetlerden rahatsız olan ve kaygılanan bölge halkı, İslami duygularla tepkiler vermiştir. Bu tepkiler, İslami konumda söz sahibi olan şeyhlere bağlılık duygusunu artırmıştır.99
Beylerin ve mirlerin tasfiyesi ile oluşan otorite boşluğunu şeyhler doldurmuştur. Osmanlı Devletinin, merkezi yönetimi güçlendirmek için beyleri ve mirleri tasfiyesi etmesi, bölgede huzur ortamının bozulmasına, aşiret kavgalarına ve daha birçok yan etkiye yol açmıştır.

Osmanlı Devleti merkezi yönetimi, bu kargaşa sürecinde aşiret kavgalarının önüne geçememiş, bölgede barış ve huzur ortamını tesis edememiştir. Wadie, Bu hengâmede devletin, üstüne düşen görevi yerine getirememekle birlikte, siyasi içerikli isyanların baş göstermesiyle otoritenin daha da zayıfladığını belirtmektedir.100 Bu süreçte, bölgede karizmatik bir siyasi liderin çıkmaması, halkın şeyhlere dolayısıyla tarikatlara aşırı derecede bağlılık duygusunu oluşturmuştur. Bu bağlamda bölgede hâkim olan Nakşibendîliğin bir kolu olan Hâlidîyye tarikatı şeyhlerinin, aynı zamanda medrese âlimleri olması, tasavvuf (tarikat) ile medresenin bir çatı altında barınmasına vesile olmuştur. Bu iki kurumun bir araya gelmesiyle saygın, karizmatik liderler olarak şeyhlerin nüfuz kazandığı ve bölgede etkin olduğu düşünülmektedir.

Tarihi sürecin, özellikle Nakşibendî (Hâlidîyye) şeyhlerine yüklediği bir başka fonksiyon ise yönetimdeki rolleridir.101 Bölgede aşiret kavgalarına engel olabilecek, kan davalarını çözebilecek tek mercii durumuna gelen Hâlidîyye tarikatı şeyhleri, bu özellikleriyle araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Bunlardan biri olan Bruinessen’e göre, Osmanlı Devleti, özellikle Mir Bedirhan Bey’in çöküşüyle başlayan ve 19. yüzyılın sonlarına kadar devam eden otorite boşluğunu tam manasıyla dolduramamıştır. Osmanlı hükümetinin merkezden atadığı yöneticiler bölge halkı tarafından kabul görülmemekteydi. Yeni türemiş birçok küçük aşiret, hâkimiyet için çatışıyordu ve Osmanlı valileri bu çatışma ortamını sonlandırmak için yeteri kadar güce sahip değildi.102 Bu durumdaki aşiretler, devlet yetkilileri veya Hamidiye Paşaları aracılığıyla değil şeyhler vasıtasıyla barışabiliyordu.103 Bey ve mirlerin tasfiyesiyle meydana gelen iktidar boşluğunu merkezi hükümet, Nakşibendî şeyhleri ile doldurmak istemiş ve şeyhleri desteklemiştir.

Halkla birlikte devletin de desteğini alan Hâlidîler, medrese ve tekkelerini istedikleri yerde açabilme imkânına sahip olmuşlardır. Hem halkın hem de devletin desteğini alan Hâlidîler, hızlı bir şekilde güçlenerek teşkilatlanmışlar ve etkisi yıllarca sürecek olan medrese-tasavvuf bileşeninin öncüsü olmuşlardır.
Yukarıda bahsedilen sebeplerin yanında, Hâlidîlerin kısa bir zamanda yayılmasının bir sebebi de II. Mahmut’un Yeniçerilerle birlikte Bektaşîleri de ortadan kaldırarak, Bektaşî tekke ve zaviyelerinin büyük bir bölümünü Hâlidîlere devretmesidir.104 Fiziki ve siyasi şartların Hâlidîler lehine olması, onların özellikle Kürt coğrafyasında köklü bir medrese-tasavvuf birlikteliğini sağlayarak yeni bir ekol oluşturmalarına yardımcı olmuştur.

KAYNAKLAR: 

88 Zeynel Abidin Zinar, “Di Nava Medreseyên Kurdî De Giringiya Medreseyên Axtepeyê, Medrese ve İlahiyat Kavşağında İslami İlimler Sempozyumu 2. Cilt, (29 Haziran 1 Temmuz 2013) (ed. İsmail Narin) Bingöl Üniversitesi Yayınları, Bingöl 2013, s. 112.
89 Çalışmanın ikinci bölümünde “Seyda” başlık olarak ele alınacaktır.
90 Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, s. 311.
91 İbrahim Baz, “Güneydoğuda Bir İrfan Merkezi: Serdahl Tekkesi ve Külliyesi”, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2011/2 yıl: 2 cilt: II sayı: 2, Şırnak 2011. s. 27.

92 Bruinessen, Kürdistan Üzerine Yazılar, s. 47.
93 Bruinessen, Kürdistan Üzerine Yazılar, s. 48.
94 Hamid Algar, Nakşibendîlik,(çev. Cüneyd Köksal, Ethem Cebecioğlu, İsmail Taşpınar vd.) İnsan Yayınları, İstanbul 2013, s. 572.
95 Algar, Nakşibendîlik, s. 575.

96 Şakir Epözdemir, Medreseyên Kürdistanê, s. 95.
97 Algar, Nakşibendîlik, s. 355.
98 Tahir Pekasil, “Kürtlerde Toplumsal Statü Göstergesi Olarak Dini Otorite Tipleri: Cizre Örneğinde Şeyh, Molla ve Seyyidler ”Kürtler (Toplum, Din) 2.cilt (ed: A. Demircan, C. Abuzar, M. Bozan) Nida Yayıncılık, İstanbul 2015, s. 143.
99 Breinessen, Kürdistan Üzerine Yazılar, s. 32.

100 Wadie Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğin Tarihi, Kökenleri ve Gelişimi, (çev. İsmail Çekem, Alper Duman) İletişim Yayınları, İstanbul 1999, s. 143.
101 Pekasil,“Kürtlerde Toplumsal Statü Göstergesi Olarak Dini Otorite Tipleri: Cizre Örneğinde Şeyh, Molla ve Seyyidler”, s.134.
102 Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, s. 278.
103 Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, s. 288.

104 Müfid Yüksel, Kürdistan’da Değişim Süreci, s. 54.

 

Makalelerinizi şu adrese gönderebilirsiniz: bernamegeh@gmail.com

Lê Binêre

SİVAS KAMPI

KÜÇÜK YASSIADA: SİVAS KAMPI

”Sivas Kampı’na gönderilen her farklı etnik grup ve düşünceden doldurulan insanlara “Zorunlu misafir” oldukları ifade …

error: LÜTFEN OKUYUN KOPYALAMAYIN - JI KEREMA XWE BIXWÎNIN KOPÎ NEKIN !